7.29.2009

ADIM: ATİLLA

‘’ Misal, geçen gece barda otururken, barın kapısı açıldı ve içeri uzun bacaklı bir adam girdi. Ama sonradan anladım ki, o uzun bacaklı bir adam değil, adam elbiseleri giymiş bir leylekti…’’

Kol saatime bir göz attım. Akrep 3’ü gösteriyordu. Yelkovan, birkaç dakika sonra 12ye varacaktı. Yavaş davranıyordu saniye çubuğu. Saat bulanıklaştı. Gözlerimi kırpıştırdım. Saat sabahın üçüydü. Tam 6 saattir, onu dinliyordum.

‘’Burnunu saate mi sokmaya çalışıyorsun? Yoksa sümüğünü saatinin camına mı siliyorsun?’’

‘’Ha?’’ Alkolden olacak, sorulara gerektiği tepkiyi vermekte gecikiyordum. Beynim algılamak üzere çalışmaya başladığında, vakit kazanmak için ha, huh, hımm şeklinde kaba sesler çıkıyordu ağzımdan. ‘’ Sümüğüm akmıyor’’ diyebildim,en sonunda.Ayyaş ağzıyla sırıtıp şarap şişesini dikti kafasına.
‘’ Miyopum ben’’ deme gereği hissettim, yalnızca birkaç saattir tanıdığım bu adamın sümüklü olup olmadığımı düşünmesi neden benim için önemliydi ki bu kadar?
‘’Neysin neysin? Hihohaha!’’ Saçma bir kahkaha attı. Kaşlarımı çattım.
‘’Miyop. Miyop! Uzağı göremiyor gözlerim. Burnumun dibinde olmayanı seçemiyorum çoğu zaman’’
Anladığını belirtir gibi başını salladı ve geğirdi. Ne anlayış ama.Sahi, neden göremiyordum? Hatırlamaya çalışırken, şakaklarımı ovuşturmaya başladım. Gözlük… Gözlüğümü barda unutmuş olmalıydım. Yok, hayır. Unutmamıştım. Hüseyin, sarışın bir kadının kalçasını çimdiklemeye çalışırken olmuştu o kaza. Kadın küfürü patlatınca, Hüseyin kadının kafasına içki şişesiyle vurmuş, nereden çıkardığını anlayamadığımız barmen kılıklı bir adam tüfeğiyle kargaşanın arasında bize ateş etmeye başlamıştı. Olan gözlüğüme olmuştu. Kurşunlardan kaçarken sarhoş kafayla yere kapaklanmıştım. Gözlüğümü tekrar gözüme taktığımda, camları yoktu.Karşımda oturan adamın adıydı,Hüseyin.
Gözlerimin seçebildiği kadar incelemeye çalıştım. Kavruk bir teni vardı. Güçlü kolları ve omuzlarındaki yanık izlerine bakılırsa güneşin altında da çalışıyordu. Boyu çok uzun değildi. Kirli beyaz bir atlet, ter izleriyle dolu koltuk altı kısımları, altında eski bir jean, kemer takmamış.


‘’Uyandığına sevindim. Uyuyordun. Saçma sapan cevaplar veriyordun adamım…’’
‘’Uyuyor muydum? Ne dediğini dinliyordum ama…’’

Demek bu yüzden bulanıktı aklım bu kadar. Uyuyakalmıştım. Ama duyuyordum.

‘’Dinliyordun ki gerzek şeyler söylüyordun. Bende gerzek şeyler diyordum zaten. Hahaha..’’

Bir kez daha dikti şişeyi başına. Ellerinin nasır kaplı olduğunu düşündüm. Ormanlık bir yerdeydik. Başıma çalılar batmaya başlamıştı. Aniden doğruldum.

‘’Ne kadar zamandır baygınım?’’
‘’2 bilemedin 3 saat kadar.’’
‘’Neresi burası? ‘’
‘’Evimin bahçesi seni salak! Hihahha’’
‘’Bahçe demek… Orman değil mi yani?’’ Cümleyi bitirdiğim anda ne kadar salak bir soru sorduğumu anladım.Yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştım. İşte ev, tam karşımızdaydı. Gecekondu. Penceren tavana asılmış ampülü görebiliyordum.
‘’ Adını söylemiyorsun. Neden? ‘’
İrkildim. Şimdi anımsamaya başlamıştım iyiden iyiye. İçkili kafam, puzzle parçalarını yerleştiriyordu bir bir.
‘’Söyleyemem.’’
‘’Göğsüne dikkat et’’ Sağ pazumun ve göğsümün yaralanmış olduğunu fark ettim. Hüseyin, yaralarımı temizlemiş ve sarmıştı. Yaralarıma doladığı bezler, üzerindeki atletten daha beyazdı. İçimde bir sızı belirdi. Nefret ediyordum bu işten… Lanet.
‘’ Hayatımı kurtardın Hüseyin. ‘’
‘’O adam sana niye ateş ediyordu? Şu bardaki… Barmen kılıklı. Tüfekli barmen de ilk kez görüyorum. Hay aksi ! Bu da bitmiş! ‘’
Şarap şişesini fırlattı. Şişe kırıldı.
‘’Neden yaptın bunu?’’ Sesimin titrememesi için dua ederek, hoş, benim gibi bir günahkarın duaları kabul olacak değildi ya…
‘’Hüseyin, bakarsın çok kötü bir insan çıkarım. Yalnızca birkaç saattir tanıdığın bir adamın hayatını kurtarmak için kendini tehlikeye attın.’’
Sırıttı. Gözleri parlıyordu. Gözleri meğer yeşilmiş bu adamın.
‘’ Benimle konuşmak istediğini söylüyordun. Konuşamadan ateş ettiler, seni kurtarmasam arkandan bende ölürdüm, meraktan. Haha ! ‘’
Zoraki gülümsedim.
‘’ Adamların parasını çalıyordum Hüseyin. Soyguncuyum ben. Çeteme ihanet ettim. Bütün parayı aldım ve kaçtım. Peşime düştüler. ‘’
Bu kadar soğukkanlı anlatmama şaşırmış olmanın etkisiyle kaşlarını kaldırmıştı.
Nerdeyse başına değecekti kaşları.‘’Öyle mi?’’ dedi. ‘’Peki, benimle neden konuşmak istiyordun?’’
‘’Çünkü, ölen babanın miras bıraktığı parayı, evinde saklıyorsun.Aptalca bir tercih’’
‘’Ama bunu sen nerden biliyorsun?’’ Yeşil gözleri kocaman açılmıştı şimdide.
‘’Çünkü, Hüseyin, bir sonraki görevim sendin. O parayı senden alacaktık.Çalacaktım.‘’
Yutkundu. Bundan nefret ediyordum.
‘’ Yapamazsın… Senin hayatını kurtardım o… çocuğu! Güvendim sana…’’
‘’Hüseyin… Hüseyin… Durumu trajikleştirme. Ben mi istedim beni kurtarmanı ha? Silahımı düşürmüşüm. Şunu ödünç alacağım…’’
Cebinden sarkan falçatayı aldım. Yerinden doğrulmaya çalıştı.
‘’Adım, Atilla‘’
Uzanıp boynuna dokundum. Kulağının altına.
‘’ Ne yapıyorsun o.. çocuğu!? Çek elini !‘’
Elimi iterken ağzından tükürükler saçıyordu.
‘’ Damarını buldum’’ dedim. Falçatayı vurdum. Kulağının altından, boynundan kanlar fışkırmaya başladı. Birkaç dakika onu izledim. Yeşil gözlerini. Hayatımı kurtarışını hatırladım. Yaralarımı sararken, inliyor muydum acaba?
İyi bir ayyaştı Hüseyin. İyi bir adamdı.
Evine girdim. Parayı, döşemenin altına gizlemişti. Çıkarırken elime kıymık battı. Ama oyalanmadım. Parayı bir torbaya doldurdum ve çıktım evden.Arabaya atladım ve uzaklaştım ordan. Önümü tam göremiyordum ve büyük ihtimal kaza yapacaktım. Polisi aradım ve kendimi ihbar ettim, her zaman olduğu gibi.
‘’ Ben Hüseyin Küçük. Az önce bahçemde birini öldürmeye çalıştım. Nasıl mı? Bıçakla.. Ehem.. Yok. O kaçtı kurtuldu. Ama ben bu vicdan azabıyla yaşayamam. İntihar edeceğim. Bir miktar param vardı. Hepsini yedim.Harcadım bir gecede. Çok mutsuzum. Yaşayamam bununla. Pekala… Hayır ben sakinim. Anladım. Sarhoşum biraz. Hıhı.. Hayır, öldüreceğim kendimi. Tamam, bekliyorum. ‘’
Kapattım.Yolda giderken fırlattım telefonu. Arkamda hiçbir iz bırakmayacaktım. Ertesi gün, gazetelerde şöyle yazıyordu : ‘’ Piskolojik bir bunalıma sürüklenen Hüseyin Küçük, dün gece kimliği belirlenemeyen bir adama saldırdı. Polisi arayan Küçük, çok alkollü olduğunu ve parasız kaldığını belirttikten sonra canına kıydı. Kişiliğini kaybeden Küçük akıllarda soru işareti bıraktı.Para insanı bu kadar değiştirir mi? … … … ’’
Ah, Hüseyin. Seni tanıdığım o son gecende, çok cömert bir adamdın sen.
Gazeteyi bir köşeye fırlattım ve yeni bir bara doğru yürümeye başladım

GİZEM NOT

bam teli

Onunla karşılaştığım gün, tesadüflere inanmamaya karar verdiğim gün oldu.Bilirsiniz, hayat bazen sizi şaşırtabilir. Beklenmedik bir anda beklenmedik biri çıkar karşınıza.Bam teli. Artık olduğunu sandığın kişi değilsindir.

23 Şubat

Annemin terzi dükkanına gidiyordum. Sokak komşumuz, Recep Dayı, işlettiği çay ocağında aniden fenalaşınca annem dikiş makinesini ve sayısız kumaşı bana emanet etmiş ve diğerleriyle birlikte hastaneye gitmişti. Recep Dayı iyi bir insandı. 50 yaş civarının favorisi, hani şu temiz yüzlü, efendi tiplerden… Söylentiye göre ambulans geldiğinde kalbi durmuştu. Merak etmiyordum Recep Dayı’nın durumunu. Çocukluğumdan beri bana pek yakınlık göstermemiş olmasından ya da anneme zamanında evlenme teklifinde bulunmuş olmasından değildi. Ölümler, ölüm haberleri ve ölüler beni etkilememişti hiçbir zaman. Üzülmüyordum. Sevinmiyordum da tabii. Bunu birkaç sene önce annemle ayak üstü paylaştığımda başını anlayışla sallamış ve babamın ölümüne şahit olduğumdan, bu travmatik durumun üzerimde piskolojik etki yaratmış olabileceğine dair bir takım şeyler mırıldanmıştı.Telefon çaldı. Arayan annemdi. Recep Dayı’yı kaybetmiştik.Başımız sağ olsun, dedim. Yiyecek bir şeyler almak için dükkanı kilitledim ve bakkala doğru yola çıktım.

24 Şubat

Cenaze sıkıcı geçti. Sıkıldığım için kendime kızdım.Hiç bir baş sağlığı dilemeden,herkesten önce ayrıldım. Annem eve döndüğünde homurdandı. Bu saygısız ve anlamsız davranışımdan dolayı, Recep Dayı’nın sinirleri bozulmuş yakınlarına, ‘’Recep’i çok severdi. Daha fazla dayanamadı. Biliyorsunuz…’’ demek zorunda kaldığını söylüyordu. Sonra soran gözlerle bana baktı. Haklılık payı olduğuna dair başımı salladım.
Ama yalandı.
Yalnızca sıkılmıştım.

5 Nisan

Annemin sağlık durumu kötüye gidiyor. Doktora gittik. Sigarayı bırakmalıymış. Yazık, bırakmayacaktır…Dükkana tek başıma döndüm.Etrafı nihayet toparladığımda, Onu gördüm. Eşikte durmuş, öylece beni izliyordu. Güzel bahar havasına hiç uymayacak kadar kapalı giyinmişti. Baştan aşağı siyah takım elbisesinin içinde, yalnızca elleri ve yüzü açıktaydı. Şık bir beydi. Önemli biri olduğu, giyinişinden, duruşundan, başındaki siyah fötr şapkasından belli oluyordu. Ne işi vardı böyle bir derme çatma kumaş dükkanında?

‘’Seni arıyordum’’
‘’Beni mi? Bir yanlışlık olmalı…’’
‘’ Adın Hidayet Yıldırım. Şansız biri olmanı 29 Şubat, 1981 doğumlu olmana bağlıyorsun. Bursa da doğdun. Ama İstanbulda büyüdün. Babanı 3 sene önce kaybettin. Başından vuruldu, kendi silahıyla. İntihar deniyor.Annen Tülay Hanım ise hasta ve… ‘’
Buz kesmiştim. Yeterliydi. Elimi kaldırdım.
Anlayışlı davrandı ve devam etmedi.

‘’Kimsin sen?’’

‘’İstediğim herkes.’’

29 Nisan

Nerede olduğunu merak ettiğim her an yakınlarımda olduğunu görüyorum. Annemi hastaneye kaldırdığımızda, hastane tuvaletinde beni izliyor oluyor. Dükkana uğradığımda kumaşların arasında oturuyor oluyor.Geceleri su içmek için kalktığımda ve camdan baktığımda Onun aşağıda olduğunu görebiliyorum. Ona güveniyorum. İtaat etmek istiyorum. Babama öyle benziyor ki…,

12 Mayıs

Saat 23: 33
Bankta oturuyordum. 5 dakika da bir, sanki bu kadar sık bakmam zamanı değiştirebilecekmiş gibi, saate bakıyordum. Güzel bir geceydi. Deniz huzur verici, insanlar caddelerde…Sevim Hanımı bekliyordum. İsmini söylediğinde, tanıdığım biri olduğu için şaşırmıştım. Babamın arkadaşıydı zamanında. Çok sıkı arkadaşı…3 Saattir aynı yerde oturuyor ve son bir saattir ardı ardına sigaralar yakıyordum. Deneyimim olmayan bir işi yapacaktım. Kötü bir işi. Ama kendimi kötü hissedemiyordum ve bu canımı sıkıyordu. Sıkılmıştım.Ellerim titremiyordu olması gerektiğinin aksine aksine.
Saat 01:03
Sevim Hanım’ı yıllardır değiştirmediğine emin olduğum sarı saçlarından tanıdım ilk. Yalnızdı.Eşi, muhtemelen arabayı park edecek ve Sevim Hanım’a yetişecekti. Arabayı park etmesi 5 dakika sürecekti. Yalnızca 5 dakikam vardı. Banktan kalktım. İzmariti denize attım. Caddeyi geçip, Sevim Hanım’ın eşini beklediği yere vardım.

‘’ Sevim’’
Saf bir tebessümle bana döndü.
Efendim diyemedi.
Onu vurdum.
Başından.
Aynı saf tebessümle anlık düşüvermişti yere. Güzel bir orta yaş bayanıydı.Eve dönerken ona son anında, Sevim Hanım değil de Sevim diye hitap ettiğimi düşündüm ve güldüm. Öldürdüğüm insanlarla, son saniyelerinde bir samimiyet anlaşması yapıyordum sanki… Eve vardığımda beni kapıda beklerken buldum Onu. Tebrik etti. Ona güveniyordum.Babama da güvenirdim.

19 Haziran

Beni almaya geldiler. Polisler. Annem şaşkın. Kaçmıyorum. Polisin sesi sabırsız geliyor‘’ Oğlunuz 5 Mayıs gecesi masum bir insanı öldürmekle suçlanıyor hanımefeni lütfen zorluk çıkarmayın…’’ Annem bir bayan polisin kollarına yığıldı. Polisler içeri girdiler ve beni salonda bekliyor buldular.

24 Eylül

Beyaz, küçük bir odadayım. Burası bir akıl hastanesi.Raporumda, şizofreni yazıyor. 3 sene önce babasını başından vurdu. Birkaç ay önce de masum bir bayanı aynı silahla başından vurdu. Söylediğine göre, eli bile titrememiş. Anneme ne oldu? Onu çok özledim.

7 Kasım

Annemi kaybettiğimi söyledi doktor. Açıklama yapmadı, bana kalırsa üzüntüden… Tıpkı Recep Dayının, tıpkı Sevim Hanımın, tıpkı babamın ölümünde de olduğu gibi ben de hiçbir duygu uyandırmadı. Ama onu özleyecektim. Nihayetinde beklediğim bir haberdi bu. Artık hiçbir şeyim kalmamıştı. Sonunda !
Ona baktım.Başıyla onayladı, zamanı gelmişti.Az sonra intihar edeceğim.
Günlüğümü bırakıyorum.
Adios, Dünya. Seni hiç sevmedim.

GİZEM NOT

PİÇ KURUSU

Henüz çok küçüktüm. çocuk ünvanını gururla taşıdığım zamanlardı.Annemin, üstüm başım kirlenir de komşular beni ayıplar diye, sokakta oynayan pis üstlü diğer çocukların oyunlarını,yalnızca pencereden izlemekle yetinebileceğime ikna edebildiği zamanlar.Babamı kanet olası sirozlu karaciğerinden,o böyle derdi, kaybettiğimizde 5 yaşımı yeni doldurmuştum. Babamı ölmeden önce en son gördüğüm o uğursuz çarşamba gecesi, eve her zamanki gibi leş içki ve günah kokan ağzıyla söverek girmiş ve annemi hırpalamaya başlamıştı. Yine. Annem ses çıkarmıyordu ama ben bir çığlık atmış ve babamı bacağından ısırmıştım. Bu küçük kahramanlık gösterimin karşılığı ise kırık bir burun,burnumdan delice fışkıran kanım ve minik,çocuk yüzümün ortasına savrulan bir yumruk olmuştu. Bir de hayatım boyunca kulaklarımda çınlayacak olan o cümle :'' ÇEKİL GİT PİÇ KURUSU! ''2 YIL sonra annemi de astımdan kaybedince, babamdan sonra kendini sigaraya vermişti, teyzemin yanına taşındığım ve teyzemin izin vermesine rağmen sokağı pencerenin arkasından izlemeye tercih edeceğim zamanlar... 7 yaşımı bitirdiğimde basit bir mahalle okuluna yazdırdılar beni. İlk nefretimi burda duydum. İlk kavgamı ve ilk küfürümü de burda ettim.Aynı okula devam etmiş, 3. sınıfa geçmiştim. Teyzemin yazın başında, sınıf geçme hediyesi olarak aldığı avuç büyüklüğündeki top elimden düşmezdi.'' Topunu bana ver, yamuk burun!'' 5.sınıfa giden bir zorbaydı bunu bana söyleyen. Penceren, kendinden küçük çocukları iterken görürdüm bu çocuğu hep. '' Topumu alamazsın '' Yerden küçük bir taş alıp, yaklaşmaması için fırlattığımı hatırlıyorum.Pek de etkili olamayarak çarptı alnına.'' Gel de seni bir pataklayayım PİÇ KURUSU! '' Diğer çocuklar, yalnızca babaların,amcaların ağızlarında duymaya alıştıkları küfürü işitince donakaldılar. Yalnız takılan bir çocuktum. Benden bir baş kısa arkadaşım Fırat'dan başka tanıdığım yoktu.Beni dövebileceğini düşünüyordum. Ama o iki kelimeyi duymak, içimdeki korkunun öfkeye dönüşmesi için yeterliydi...Yaklaşık 30 dakika sonra, müdirenin odasında, teyzemin ve müdiremizin ayıplayan bakışları altında kendimi savunmadan oturur vaziyetteydim. ''Emir'in öfke problemi var...'' diyordu Müdire. ''Bu gün okul bahçesinde bir çocuğun üzerine saldırdı.Onu yere yıktı,yüzünü kan içinde bıraktı!Öğretmeninin dediğine göre tutmasalardı, zavallı çocuğun başını taşla ezecekmiş...''Bir daha o okula gitmedim. Beni başka bir okula verdiler.Liseyi başka bir şehirde okudum.Teyzem, eniştemin zamansız vefatıyla yıkılmış, o uğursuz şehirde daha fazla kalamayacağını söylemişti.Eniştemi hayal meyal hatırlarım. Esmer, dürüst bir adamdı. Eve 6 ayda bir gelir ve teyzemle odalarına çekilmeden evvel beni dizine oturtur hal hatır sorardı. Bir keresinde, hatırlıyorum da, okula yeni başladığım o günlerde beni yine dizine oturtmuş '' Ben işçiyim '' demişti. '' Anlıyor musun Emir? Bu yüzden eve az geliyorum diye mızmızlanma, hayatta olduğuma şükretmeliyiz '' Sonra da rakısından yudumlamış, şaşkın gözlerime sevecen, gür bir kahkaha atmıştı.Teyzemin oturduğu yerden sessizce söylendiğini duyardım '' böyle dersen o dilini koparacaklar...'' Eniştem onu duymazdan gelir, ama ben ciddi bir şeyler olduğunu sezer kaşlarımı çatardım. Aradan yıllar geçti ve dilini koparmadılar. Daha kötüsü oldu, kellesini gövdesinden ayırdılar.Piçin teki olmuştum 18imde.Okula arada bir uğruyor, matematikten sürekli kalıyor, yalnızca edebiyattan bir şeyler anlıyordum. Felaket sigara tüketiyordum. Teyzem zatürreden ölüyor ve her şeyi unutuyordu.Paramız yoktu ve bir işe giremiyordum. Varoş çetesine girmemle hırsızlığa başlamam bir oldu.''Bu günah ve çok tehlikeli Emir!'' diyordu çocukluk arkadaşım ve güvendiğim tek insan, Fırat. Şehirden gittiğimizde bile birbirimizi unutmamış ve eskisinden daha sık görüşür olmuştuk. Hala benden kısaydı ve daha akıllı.''Başka çarem yok.İlaçları alacak parayı bulamazsan teyzem ölecek'' Fırat'ın ikna olmaya başladığını ve beni idare edeceğini hüzünlü yüz ifadesinden anlardım.'' Burada kal. Teyzeme mukayet ol. Gece yarısı döneceğim '' dedim. Bu işi uzun süredir yapıyor olmama ve artık çaylaklıktan çıkmış olmama rağmen Fırat her severinden endişelenirdi, gülümsedim. Biliyordum ki bu hiç bitmeyecekti. Her seferinde Fırat'ı sakinleştirmek zorunda kalacaktım.Ama o gece yarısı dönemedim.Varoş çetesi, yitik çocukların pislik yuvasıydı.Birbirinden beter geçmişleriyle yetim,dayak yemiş, orospuçocuğu her yaş grubundan şanssızlar toplanmıştı.Bende onlardan biriydim ve hayat kadını ablasının ölümünden sonra tıpkı benim gibi kimsesi kalmamış Gül ile soygunu yapacağımız yere doğru ilerlerken, en arkadan yürüyorduk. ''Burnunun yamuk olması hoşuma gidiyor,Emir'' derdi. Gül'ü seviyordum. Teyzemden ve Fırat'dan sanra sahip olduğum tek güzel şeydi...Yaklaşık bir saat kadar sonra, Gül karnından vurulmuş, çete dağılmış ve ele başı Ahmet Abi '' PİÇ KURUSU POLİSLER '' diye bağırmış ama çok geç kalmıştı. 24 yaşımdaydım.Hayatım boyunca piç kurusuydum.

'' PİÇ KURUSU POLİSLER

''Koşuyordum.

'' Gel de seni bir pataklayayım PİÇ KURUSU! ''

Teyzem son nefesini vereli 10 dakika olmuş, Fırat başında ağlıyordu.

'' ÇEKİL GİT PİÇ KURUSU !''

Silah sesi.
Öldüm.

Yaklaşık 12 saat kadar sonra dürüst aynasızlardan biri amirine '' Yetişemedik'' diyecekti.'' Kendini başından vurdu.Durmadı.'' Amir başını sallayacak ''Allah rahmet eylesin.Gerçi böylelerine...'' diyecek ve lafını bitirmeden iç çekecekti. Sonra mesai bitecek,evlerine dönecekler ve hayat devam edecekti. Bir piç kurusu daha eksilmiş olarak.Çekil git piç kurusu.


GİZEM NOT

İşte böyle... BAM !!

Şafak vakti attım kendimi sokağa. Uykusuz ve makyajsız.Rüzgar, geceden kalma uğultularla esiyordu deniz tarafından.Uçuşturuyordu saçlarımı. Yanaklarımı yalayıp geçiyordu kupkuru! Islığıma kendi ıslığıyla karşılık veren o rüzgar bile,hiç de dişi davranmıyordu bana o sabah.Sokak kendine gelememiş,güneş tenimi yakmamış,esnaflar uyanmamış,dilenciler tezgahı kurmamıştı, vakit o derece erkendi.Solumda kalan mavi apartmanın birinci katından gelen yakarışlar hariç ses seda çıkmıyordu sabahtan. Ah,o yakarışlar bu boktan sokağın tuzu biberi değil miydi zaten? Hülya, ayyaş kocasından dayak yemezse nasıl dedikodu yapardı aç gözlü kurt komşular? Hiç güneş doğmuyordu ki o eve.Hülya nasıl susabilirdi,nasıl uyum sağlayabilirdi bu sessiz sokağa? Köşeyi dönüyordum ki topuk seslerime, iki çift topuk daha katıldı. Duydum,artık üç çift topuk sesi yankılanıyordu rıhtımımda.Başımı kaldırdığımda miyop gözlerimin seçebilmesi bir dakika sürdü,karşımdan gelen iki sarışın yosmayı.Aynı miniler,aynı aranan bakışlar.Mahallenin fahişeleri, gece kimbilir hangi kadının kocasının altına yatmış,hangi yataktan gayrimesru koca horlarken kalkmış ve pis iç çamaşırlarıyla çıkmışlardı sokağa. Gözlerimiz birleşince,bir kadının hem cinsine verebileceği en işveli bakışla selam verdiler bana. ''Bu saatte böyle yalnız sokaklarda olduğuna göre, meslektaşız şekerim'' bakışlarıydı onlarınki.Midem bulandıineyse ki hemen gittiler.Sokak yolları uzun,düş gücüm sınırsız yürüyordum.Hissediyordum,içimde gürleyen bir ağaç var.Ben yürüdükçe dallanan budaklanan.Kime yada neye tutulduğumu umursamadan her adım atışımda,aşkımdan soluklarım bir kat daha hızlanıyor,nefes alabilmek için yavaşlatıyordum ayaklarımı.İçimdeki ağacın gövdesinin yıllandığını,yapraklarının titrediğini,köklerinin bacaklarımda gezindiğini hissediyordum.Kan dudaklarımda kuruyordu,gülerken.Kimseyi görmeyecekti gözüm,kulaklarım sağır kalacaktı belki, öyle güçlü bir buhran sarmıştı bedenimi.Ama memnundum.Ruhumda dişilik vardı ya daha bir kıvırmaya başlamıştım yürürken.Gülümsüyordu.Yer topuklarımın altında titriyor,gök saçlarıma karışıyordu sanki.Ben kadındım,aşktım,depremdim.İstediğin gibi abartabilirdim ne varsa, tıpkı o anki gibi.Dünya ellerim arasında kıpırdanıyor,öpmemi istiyordu parçasından her şeyi.Yüreğim kocaman oldu oldu... Büyüdü büyüdü... Sığamaz oldu göğsüme. İçim daraldı ve patladı sonunda! İşte böyle, BAM! Anında değişiverdi her şey.Sokak bitti. Rüzgar dindi. Bir pişmanlık kaplamıştı içimi o sabah.Keşke kalbimin delice büyümesine,şişmesine izin vermeseydim,dedim.Ne yüreğim patlardı o zaman, ne ben yüreksiz kalırdım böyle dımdızlak, ne de sokak biterdi...Ah,aptal kadın!Aşkın, ihtirasın, aşık bir kadın olmanın bedeli bir kalp patlamasıymış, bunu nasıl düşünemedin?Geç kalınmış bir tembih yüzünden, ne vakit o sokağı düşünsem içimde bir boşluk var şimdilerde.Hülyanın kaderini,ıslıkçı rüzgarı,sarışın yosmaların topuklarının benimkilerle tıkırdayışını...Hep özlüyorum geceleri.Ama yılmadım.Her şafak vakti,ağacımın içimde bir yerlerde yeniden tohumlanması umuduyla,rahmnine bağlı bir ana sabrıyla çıkıyorum sokaklara.Ne zaman bir ağıt duysam ayyaş heriflere sövüyor,ne zaman bir fahişe görsem en şehvetli bakışımı atıyor,ne zaman bir rüzgar esse ıslık çalıyorum.Kaderim bedbahtsa ne olmuş? Hala kıvırtabiliyorum.Abartabiliyorum herşeyi:Yeryüzünün en cesur kadını olacağım ben.Patlatacak bir kalp daha arıyorum,arsızca. İşte böyle, BAM!...


Gizem Not

Düş(üş)

Ortalamanın üstünde bir yalnızlık benimkisi.
Eter kokulu,Kokusu eteklerime sinmeye mecburi.
Güveli bir rafa kaldırılmışlık sezerim her bakışımda.
Her öpüşümdeyse,
Biraz toz
Biraz duman ve
Hiç aksatmadan en baştan alevlenen bir tutku hissederim.
Kanı bozuk yaz gecelerinin kara yıldızlı teninde,
Ayrı bir iç hesaplaşma
Ayrı bir başıboşluk girer kanıma en lüzumsuzundan.,
Korkarım kendimi kaybetmeye.
Kırmızı bir diken dahi, nefsimi çıldırtır
Ruhumu ayartır olmuştur en basitinden.
Sokulgan.
Yıpranmış...
Kırılgan bir yürekti benimkisi oysa.
Hani hiç bir hançer kıyıp da batmazdı düşlerime?
Neden hep arzulanan panjurlar pembedir,diye düşünürüm.
Neden hep kadınlar severek ölmüştür yeşilçam filmlerinde?
Sevmek suç mudur ki her daim mevcuttur bir cezası?
Ya da biz mi cezalandırırız kendimizi en piç olanına gönül vermekle?
Pembe panjurları beklemekle geçer mi bir ömür be güzelim?
Değer mi bunca yara atılmış hayale, geleceğe, geçmişe...
Tik takları aksamış,
Eskimiş,,
Bir de püskümüş üstüne,
Bozulması geç bile kalmış saat tripi benimkisi.
Ciddiye alınmaz.
Alınırsa nasır tutar...
Öylesine bir çocuğun yüzünde gördüğüm,
Tamiri mümkün olmayan bir intihar sebebidir belki...
Kendi çocukluğumu gömdüğüm...
Umutsuzluk hastalığının pençesinde...
Gözleri gökyüzü,
Güzel bir çocuk olarak görünmüştür bana ölüm.
Hastane çatılarında aşık olduğu yıllara bakmış..
Muhtemelen kayıptır şimdi.
Bir başka hatıra daha kesik olup yapışır yüzüne.
Riyakarlık parayla değilse kapış kapış gider dünya pazarında.
Benim kaderim bir rakı bardağı zenginliğinde.
Sarhoş bir kadın kadar yalnız ve çoşkuludur kederimse..
Kalk bak!Bütün martılar intihar etti.
Şairlerim karaborsada.
Şimdi söyle bana aşığım,
Damla damla kanayan bir yağmur gibi içimdeki!
Mutsuzluk, en yalnız şekli değil midir ölümün?

Gizem Not.